Ana içeriğe atla
Ana Sayfa

Söyleşi: Noémi Lévy-Aksu

 

Adalet sizin için ne ifade ediyor? Ya onarıcı adalet?

Bêrîvan Saruhan: Hem bireysel yolculuğum hem de toplumsal katkılarım sayesinde mi diyeyim yüzünden mi diyeyim bilmiyorum ama bu kavramlarla güçlü bir bağ kurmuş bulundum. Adalet, benim için yalnızca yasal bir kavram ya da hak-hukuk meselesi değildir. Adalet; toplumun dışına itilmiş, sesi bastırılmış, dili yasaklanmış ya da görmezden gelinmiş insanların yaşam hakkına, kimliğine ve hafızasına sahip çıkmak anlamına geliyor benim için. Özellikle Kürtçe eğitim alma tercihim, bu dilin ve kültürün yok sayıldığı bir sistemde, varoluşumu ve kimliğimi savunmanın bir biçimiydi. Bu bağlamda adalet, benim için aynı zamanda bir direniş ve özsaygı meselesidir. Kadınların şiddetten uzak, eşit ve özgürce var olabildiği bir yaşam kurma hayalidir. Bu nedenle adalet benim için sadece mahkeme salonlarında değil, tiyatro sahnesinde, sığınmacı kampında, ya da bir kadının anlatısında yaşar.

Onarıcı adalet ise bana göre geçmişin acılarını yok saymadan, bu acılarla yüzleşerek, birlikte iyileşmenin yollarını aramaktır. Özellikle toplumsal hafıza alanında çalışırken gördüm ki; adaletin yalnızca cezalandırma ile sağlanamayacağı durumlar var. Bazı acılar, yalnızca dinlenerek, tanınarak ve paylaşarak onarılabilir.

Ruken Ay Adın: Adalet tartışmalarında sıklıkla “neyin adil olduğu” sorusuna atıf yaparız. “Adil olmak” dediğimizde ise, yalnızca soyut bir ilkeyi değil, aynı zamanda eyleme dökülen bir tutumu da kastederiz. Bu bağlamda adalet, hakkın gözetilmesini ve haklar üzerinden kurulan bir “mümkünlük sınırını” ifade eder. Bu sınır, hem bireylerin hem de toplulukların haklara erişimini ve bu haklarla kurdukları toplumsallığı şekillendirir. Ancak yalnızca “adil olma” talebiyle yetinmek yeterli değildir. İhlallerin tekrar üretilmemesi, yaşanan zararların sağaltılması ve daha eşitlikçi bir toplumsal yapı kurulması için, adaletin onarıcı yönüne odaklanmak gerekir.

Bu noktada onarıcı adalet, hak ihlallerini görünür kılan, mağdurun sesini önceleyen, zararları telafi etmeyi ve toplumsal bağları yeniden kurmayı hedefleyen bir yaklaşımdır. Onarıcı süreçler yalnızca adaleti tesis etmez; aynı zamanda geçmişin yükünü hafifleten, geleceğe dair daha kapsayıcı bir iyileşme önerir. Bu yüzden adaletin yalnızca ceza ile değil, onarma ve dönüştürme kapasitesiyle de düşünülmesi gerekir.

Pelda Vesek Sandalcı: Adalet, dünyadaki tüm insanların eşit çalışma koşullarında, eşit ücret alarak, hiçbir toplumsal, sınıfsal, cinsiyet, kültürel ayrımcılığa maruz kalmadan insan onuruna uygun bir şekilde yaşaması ve yasaların buna göre düzenlenmesi, haksız ve hukuka aykırı hiçbir muameleye maruz kalmamasıdır. Adil bir dünya düzeninin sağlanabilmesi için öncelikle gelir dağılımının adaletli bir şekilde yapılması gerekir. Oysaki kapitalizmde bu mümkün olmamaktadır. Onarıcı adaletin mümkün olabilmesi için en önemli yol düzgün bir diyalogdur. Onarıcı adalet ve cezalandırıcı adalet aynı şey değildir. Onarıcı adaletin odak noktasında mağdur vardır. 

Pelda Vesek'in Hafıza ve Gençlik II. Döneminde Benim Adım Newala Qesaba belgesel çalışmasının afiş görseli
Pelda Vesek Sandalcı'nın Hafıza ve Gençlik II. Döneminde yönetmenliğini ve senaryosunu üstlendiği "Benim Adım Newala Qesaba" isimli belgesel çalışmasının afiş görseli

Hafıza ve Gençlik projesi kapsamında bir hafızalaştırma çalışması gerçekleştirdiniz. Hafıza çalışmalarının adalet arayışına bir katkısı olabilir mi? Bireyleri ve toplumu iyileştirmeyi kolaylaştırabilir mi?

Bêrîvan Saruhan: Evet, hafıza çalışmalarının hem adalet arayışına hem de bireylerin ve toplumların iyileşme süreçlerine önemli katkılar sunduğuna inanıyorum. 2022 yılında Hafıza Merkezi'nin içinde yer aldığım Hafıza ve Gençlik projesi, bu inancımı pekiştiren bir deneyim oldu. Proje süresince geçmişin acılarına, sessizliklerine ve anlatılmamış hikâyelerine biz gençlerin gözünden bakmaya çalıştık. Çektiğim 20 dakikalık belgesel, bu hafızalaştırma sürecinin bir ürünü olarak ortaya çıktı ve bir yüzleşme alanı yarattı. Benim gibi gençlerle birlikte geçmişe, travmalara ve sessizliğe dair sorular sorduk. Bu süreçte çektiğim kısa belgesel, bu hafızayı görünür kılmanın, adaletin başka bir yüzüyle, yani onarıcı yüzüyle temas etmenin bir yoluydu. 

Bêrîvan Saruhan’ın yönetmenliğini ve senaryosunu üstlendiği “Stêrka Li Ser Xetê” isimli kısa metraj belgesel çalışmasının afiş görseli
Bêrîvan Saruhan’ın Hafıza ve Gençlik II. Döneminde yönetmenliğini ve senaryosunu üstlendiği “Stêrka Li Ser Xetê (Sınırdaki Yıldız)” isimli kısa metraj belgesel çalışmasının afiş görseli

Hafıza çalışmaları, sadece geçmişi kayıt altına almakla kalmaz; aynı zamanda adaletin duygusal, kültürel ve etik boyutlarını da görünür kılar. Özellikle çatışma ve şiddet ortamlarından geçmiş toplumlarda, hafıza sadece geçmişi hatırlamak değil, aynı zamanda gelecekte benzer acıların yaşanmaması için sorumluluk almaktır. 

Ruken Ay Adın: İzninizle, hafıza ve gençlik kavramlarını birlikte ele alarak başlamak istiyorum, çünkü bu iki kavramın birlikte düşünülmesi, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde adalet arayışına önemli katkılar sunuyor. Hafıza çalışmalarının adalet mücadelesindeki belirleyici rolünü birçok örnekle zaten biliyoruz. Benim için ise bu süreç, hem kendi geçmişimle yüzleşmemi hem de toplumsal yüzleşmenin sınırlarını görmemi mümkün kıldı. Bu süreçte sürekli olarak şu sorularla yüzleştim: Aramızda dolaşan bu tarih bir mekân bulabilir mi? Bu mekânın sınırları nerede başlar, nerede biter? Ve daha da kritik olanı: Unutturma politikalarının  hâkim olduğu bir düzende, hafıza çalışmasının sorumluluğu nereye oturur?

Ruken Ay Adın'ın Hafıza ve Gençlik III. Döneminde hazırladığı "Geçmişle Yüzleşme: 1930 Zilan Katliamı Dijital Hafıza Mekânı" projesinin web sitesinde kullandığı haritalardan biri

Toplumsal iyileşme, yalnızca bireysel bir sürece indirgenemez. Türkiye'de hafızalaştırma çalışmaları uzun süre akademik çevrelerle sınırlı kaldı, bu nedenle toplumsallaşması da gecikti. Bu da bizleri zaman zaman “geç kalınmış bir çalışmanın yasını mı tutuyoruz, yoksa hafızasını mı kuruyoruz?” ikilemine sürüklüyor. Ancak ben toplumsal iyileşmenin, insanların sesli konuşma, anlatma ve dinlenilme imkânlarının artmasıyla mümkün olabileceğine inanıyorum. Bu nedenle adalete erişim araçlarını ve yöntemlerini ısrarla kullanmalı, “adil bir dünya mümkün” inancımızı her koşulda paylaşmaya devam etmeliyiz.

Pelda Vesek Sandalcı: Hafıza çalışmalarının adalet arayışına katkısı yadsınamaz bir gerçekliktir. Çünkü böylece gençler, geçmişte yaşananlar ve siyasal tarih hakkında bilgilenir, bu da bütün nesiller için geçmişte yaşanan adaletsizliklerin tekrar yaşanmaması adına bir hafıza oluşturur. Bu durum daha iyi ve adil bir dünya için gerekli adımların atılmasını sağlar. Hafıza çalışmalarının bir parçası olan hafıza mekânları ise hafızanın ortaya çıktığı mekânlardır. Hafıza çalışmaları bireylerde ve toplumda yaşananları diri tutar ve unutulmamasını sağlar. Toplumda bir hafıza yaratılması, kolektifliği sağlar. Bireysel hafıza kadar toplumsal hafıza da bir sonraki döneme aktarılmak açısından önemli bir rol oynar. Hafıza bizim anlamamızı ve kavramamızı sağlar. 

Gençler başta olmak üzere farklı toplumsal ve siyasal grupların yükselen itirazlarının ve taleplerinin ortak bir adalet zemininde buluşma imkanı var mı sizce? Engeller nedir? Ümitli misiniz?

Bêrîvan Saruhan: Öncelikle, devletin baskıcı politikaları, ifade özgürlüğünü sınırlayan yasal düzenlemeler ve kutuplaştırıcı dil, farklı kesimlerin bir araya gelmesini zorlaştırıyor. Bununla birlikte, toplumsal hafızada yer etmiş travmalar, güven eksikliği ve kimi zaman içe kapanık siyasal pozisyonlar da ortak zemin kurulmasını güçleştiriyor.

Yine de ümitliyim. Çünkü sahada, sivil toplumda, sanat ve kültür alanında, özellikle de kadın ve gençlik hareketlerinde bu sınırları aşmaya çalışan çok sayıda çaba var. Ortak bir adalet zemini, ancak birbirimizin acılarına ve taleplerine kulak vererek, birbirimizi anlamaya çalışarak inşa edilebilir. Ben bu yeni dilin yeni bir adalet tahayyülünü de beraberinde getireceğine inanıyorum.

Ruken Ay Adın: Ümitli miyim? Bu soruya kesin bir “evet” diyememek beni zaman zaman tedirgin ediyor. Türkiye’de derinleşen kutuplaşma ve birbirinden kopuk gündemler, ortak bir adalet diline ulaşmayı zorlaştırıyor. Fakat tüm bu karmaşaya rağmen, hâlâ bu imkânın var olduğunu düşünmek ve bunun için çabalamak gerektiğine inanıyorum.

Toplumsal itirazların aslında bir kesişimsellik taşıdığını düşünüyorum. Ekonomik adaletsizlik, kimlik temelli ayrımcılık, cinsiyet eşitsizliği gibi birçok farklı alandan yükselen seslerin birbiriyle temas etmesi mümkün. Ancak bu temasın sağlanabilmesi için güçlü araçlara, güvenli ifade alanlarına ve karşılıklı tanımaya ihtiyacımız var. Özellikle gençlik kavramı üzerinden yürütülen söylemlerde bir indirgemecilik hissediyorum. Gençleri yalnızca hedef alınan bir kategoriye indirgemek ya da onları araçsallaştırmak, bu mücadeleye katkı sunan bireylerin özneliğini yok saymak anlamına geliyor. Bu kavramı destekleyici, samimi niyetlerle kullananları tenzih ederim, ancak iktidarın ideolojik bir araç olarak kullandığı gençlik retoriğiyle de yüzleşmemiz şart.

Adalet zemini, hazır bir alan değil, kurmamız gereken bir zemin. Bu zemini kurmak, sesimizi birleştirmek ve birlikte dönüşmek için umudu yalnızca duygusal değil, politik bir ısrar olarak taşımaya devam etmeliyiz.

Pelda Vesek Sandalcı: Eşitlik, özgürlük, şeffaflık zemininde farklı kesimler ortak bir adalet arayışında buluşabilir. Şiddet ve savaş karşıtlığı farklı toplumsal kesimleri bir araya getirebilir. Sağduyu ve hakkaniyetin olmaması kutuplaşmaya yol açar ve bu da süreci zora sokabilir. Ayrımcılık pratikleri ortadan kalkarsa herkes için, her yerde ümit var demektir. Toplumdaki itirazlardan gelen seslerin bir kısmı gençlere aitse bu yalnızca bir itiraz değildir, aynı zamanda kendilerini tanımaya başladıklarını gösteren bir göstergedir. Direnişlerin tarihi geçmişteki mücadelelere dayanmaktadır, bu yüzden kimliği tanımak, kendini ve toplumu yaratmaya gayret etmek önemlidir. 

  

 

AB logo

Bu söyleşi Adalet İyileştirir projesi kapsamında Avrupa Birliği desteği ile hazırlanmıştır. İçeriğin sorumluluğu tamamıyla Hafıza Merkezi’ne aittir ve Avrupa Birliği’nin görüşlerini yansıtmamaktadır.