
Gözetim Teknolojilerinin Toplantı ve Gösteri Hakkı Üzerindeki Etkisi: Türkiye Örneği, Hafıza Merkezi’nin Avrupa Birliği desteğiyle yürüttüğü “Meydan: Toplanma Özgürlüğünü ve Kamusal Alanı Geri Kazanmak” projesi kapsamında Irmak Erdoğan tarafından hazırlandı. 2018’den bu yana İnsan Hakları Örgüt ve Savunucularının Desteklenmesi alanında yürüttüğümüz çalışmaların bir parçası olan bu projede, Türkiye’de barışçıl toplanma özgürlüğünün önündeki yasal, siyasi ve idari engelleri analiz etmeyi ve kamusal alanları geri kazanma mücadelesine katkı sunmayı amaçlıyoruz. Bu kapsamda yayınladığımız politika belgelerinden ilki, toplanma özgürlüğüne dair Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İHAM) ve Anayasa Mahkemesi (AYM) içtihatlarından hareketle, Türkiye’de toplanma özgürlüğü hakkını fiilen kullanılamaz hale getiren yapısal sorunları görünür kılmayı amaçlıyordu. Serinin ikinci politika belgesi ise LGBTİ+’ların Türkiye’de barışçıl toplanma hakkını kullanma mücadelesine odaklanmıştı. Serinin üçüncü politika belgesinde, gittikçe yaygınlaşan gözetim teknolojilerinin toplanma özgürlüğü ve diğer temel haklar üzerindeki etkilerini ele alıyoruz.
► Yayını indirmek için tıklayın.
Dijital çağda, gözetim faaliyetleri ve internet iletişimine yönelik müdahalelerin barışçıl toplantılar üzerindeetkileriietkilerine dikkat çekmek özellikle önemli. Bu politika belgesi, gözetim teknolojilerinin küresel yönüne ve bu teknolojilerin farklı yerlerde düzenlenme biçimlerine ilişkin bilgi sunarken, bu teknolojilerin Türkiye’deki görünümlerini tartışmayı amaçlıyor.
Politika belgesi, öncelikle yaygın biçimde kullanılan çevrimiçi ve çevrimdışı gözetim teknolojilerini tanıtıyor. Ardından söz konusu teknolojilerin, toplanma özgürlüğü ve diğer temel haklar üzerindeki caydırıcı ve bastırıcı etkilerii analiz ediyor ve gözetim teknolojilerine ilişkin hukuki düzenlemeleri karşılaştırmalı olarak inceliyor.
Gözetim teknolojileri, bireylerin davranışlarını, hareketlerini ve kişisel verilerini sistematik bir biçimde izleyen, kaydeden ve analiz eden araçlar bütünüdür. Bu teknolojilere örnek olarak biyometrik kimlik sistemleri, kapalı devre kameralar, dijital veri kayıt mekanizmaları verilebilir.
Bilgisayar, cep telefonu, kredi kartı kullanımı aracılığıyla elde edilen bilgiler, kişilerin günlük faaliyetlerini izlenebilir, yönlendirilebilir ve sınırlandırılabilir hale getirdi. Gözetim teknolojilerinin kullanımı genellikle güvenlik ya da suçu önleme gibi amaçlarla meşrulaştırılsa da, bu teknolojiler bir toplumsal kontrol işlevi görüyor ve temel hak ve özgürlükleri derinden etkiliyor.
Öte yandan, dijital teknolojiler ve internet ağları gözetim, sansür ve baskı amacıyla kullanılabildikleri gibi, barışçıl toplantıların organize edilmesini kolaylaştıran bir potansiyele de sahip.
IMSI yakalayıcı: Her telefon ve SIM kart için benzersiz olan IMSI ve IMEI numaralarını toplamak için kurulan ve baz istasyonlarını taklit eden “yalancı istasyonlar”, bağlandıkları telefonlardaki arama içeriklerini, mesajları ve internet aktivitelerini kaydedebilir veya engelleyebilir. Binlerce kişinin mobil faaliyetlerini izlenebilir hale getiren bu cihazlar, protestocuların kimliğini gizli tutma olanağını da ciddi şekilde kısıtlar.
Sosyal ağ analizi: Telefon ve internet kullanımı sırasında oluşan trafik verilerine dayanarak kimlerin, ne sıklıkla ve hangi ağlar üzerinden iletişim kurduğunu gösteren kapsamlı kayıtlar üretilmesi mümkün. Bu veriler çoğu zaman iletişimin içeriğini kapsamasa da, bireyler arasındaki ilişkileri ve sosyal bağlantı haritalarını çıkarabilmek için yeterli oluyor.
Yüz tanıma teknolojileri: Bu teknolojiler kamusal alanlara yerleştirilen kameralar aracılığıyla bireylerin yüz verilerini toplayarak ve bunları veritabanlarında yer alan bilgilerle karşılaştırarak kişilerin kimliğini otomatik olarak tespit edebilir. Özellikle gerçek zamanlı yüz tanıma uygulamaları, protestolara katılan bireylerin anlık olarak izlenmesine, takip edilmesine ve hatta hedef alınmasına imkan tanır. Bu teknolojilerle yalnızca şüpheli görülen kişiler değil, protesto alanında bulunan herkesin verisi ayrım gözetmeksizin işlenmiş olur.
Türkiye’deki gözetim altyapısı, hukuki düzenlemelerle ve gelişmiş ağ izleme teknolojileriyle desteklenen bütüncül bir kontrol rejimi olarak şekilleniyor.
Kamu kurumları ile uluslararası teknoloji şirketleri arasında yürütülen işbirliğiyle kurulan sistemler, kullanıcıların internet trafiğini, ziyaret ettikleri siteleri, IP adreslerini ve şifrelenmemiş veri akışlarını izlenebilir hale getiriyor. Örneğin, ABD merkezli Procera Network şirketinin geliştirdiği “Derin Paket İnceleme” sistemleri, Türk Telekom’un ağ altyapısına entegre edildi. DPI teknolojisi, veri paketlerinin içeriğini analiz ederek kullanıcıların çevrimiçi faaliyetlerinin ayrıntılı biçimde izlenmesine olanak tanıyor.
Bu teknolojilerin Türkiye’ye aktarımı çoğu zaman doğrudan değil, aracı şirketler üzerinden gerçekleşiyor. Bu tür aracı yapılar teknik süreci kolaylaştırsa da, aynı zamanda sorumluluğun dağılmasına ve sürecin şeffaf bir şekilde takibinin güçleşmesine neden oluyor.
Gözetim teknolojilerinin ihracatı, geniş bir uluslararası yayılma sürecinin parçası olarak değerlendirilmeli. Dijital gözetim kapasitesi yerel politikalarla ve küresel teknoloji ticaretiyle şekilleniyor. Batılı şirketlerin sadece Türkiye’ye değil, pek çok Orta Doğu ülkesine de bu teknolojileri sağladığı biliniyor.
Türkiye’ye yapılan yatırımların zamanlaması da önemli. Özellikle 2013 Gezi Parkı protestoları sonrasında bu yatırımların hız kazandığı görülüyor. Dolayısıyla artan dijital gözetim, yalnızca teknik gelişmelerin bir sonucu değil, toplantı ve gösterilere yönelik kontrol ihtiyacının da bir yansıması.
► Yayını indirmek için tıklayın.
Türkiye’de gözetim teknolojileri yalnızca pasif izleme araçları değil, aynı zamanda protesto sonrası takibi, kimlik tespitini ve müdahaleyi mümkün kılan bir altyapının parçası. Bu teknolojiler bireyleri artık yalnızca eylem anında değil, sonrasında da tespit edilebilir hale getiriyor. Fiziksel ve dijital gözetim alanlarında yaşanan bu genişleme, özellikle anonimlik sayesinde korunan ve güçlenen kolektif eylem pratiklerini dönüştürebilecek nitelikte.
Yüz tanıma teknolojileri ve genel olarak kitlesel gözetim araçlarının kullanımı, son yıllarda kamusal alanlardaki eylemler bağlamında ciddi hukuki tartışmalara yol açtı.
Sosyal medya ve diğer iletişim araçları üzerinden protesto örgütleyen kişilerin hedef alınması, bazı durumlarda yalnızca çevrimiçi toplantı organize etme faaliyetleri nedeniyle soruşturma ve kovuşturma başlatılması, toplantı ve gösteri yürüyüşlerine ilişkin içeriklerin kaldırılması, sosyal medya kısıtlamaları ve toplanmalar sırasında internet kesintileri ve benzeri müdahaleler gözetim teknolojilerinin toplanma hakkına yönelik müdahalelerine örnek olarak gösterilebilir.
Eylemler kamusal alanda gerçekleştirilse de bireylerin mahremiyet beklentisi tamamen ortadan kalkmaz. Hatta bu mahremiyet ve anonim kalabilme imkanı, protestonun işlevselliği açısından kurucu bir unsurdur. Bu mahremiyet sayesinde bireyler, toplumda yaygın olmayan görüşlerini iş yaşamlarında, yakın ilişkilerinde veya devlet nezdinde olası olumsuz sonuçlardan çekinmeksizin ifade edebilirler. Oysa gözetim teknolojileri, bireylerin kimliklerinin tespit edilmesini kolaylaştırarak barışçıl göstericilerin anonim olarak protestolara katılımını adeta imkânsız hale getiriyor.
Hem geriye dönük verilerle karşılaştırma yapabilen hem de eylem anından veri kaydedebilen gözetim uygulamaları, bireyler üzerinde baskı yaratır. Eyleme katılan kişiler yalnızca o anda izlenip izlenmediklerini değil, geçmişteki faaliyetlerinin ne zaman ve nasıl analiz edileceğini de öngöremez. Bu bağlamda devletin genelleştirilmiş ve belirli bir şüpheye dayanmayan veri toplama kapasitesi, geniş ve belirsiz müdahalelere yol açabilir.
Devletin özel şirketler veya hizmet sağlayıcıları gibi üçüncü taraflardan bireyler hakkında kişisel verilerini elde etmesi; yalnızca mahremiyet hakkını değil, aynı zamanda bireylerin iletişim kurma, örgütlenme ve kamusal alanda bir araya gelme süreçlerini de doğrudan etkiliyor. Gözetim teknolojileri bireylerin bir araya gelmesine ve örgütlenmesine imkan sağlayan altyapıyı hedef alarak kolektif eylemleri en başından bastırma potansiyeline sahip. Bu nedenle gözetim faaliyetlerinin açıkça düzenlenmesi, sınırlanması ve gözetim faaliyetlerine karşı temel hak ve özgürlükleri koruyan güvenceler sağlanması gerekiyor.
Gözetim teknolojilerinin kullanım koşulları, kullanıldıkları ortam ve amaca göre değişen hata payları bulunuyor. Yüz tanıma teknolojilerinin parmak izi gibi diğer biyometrik yöntemlere kıyasla hata payı daha yüksek. Kamusal alanlar gibi kontrolsüz ortamlarda ise bu hata payı daha da yüksek. Yoğun kalabalıklarda %0,01 gibi çok düşük hata oranları dahi yüzlerce kişinin yanlış kimlik bilgileriyle eşleştirilmesine yol açabiliyor.
Otomatik karar alma sistemleri de çoğu zaman geçmiş verilere dayanıyor. Ancak bu veriler toplumun tüm kesimlerini dengeli biçimde yansıtmıyor; veri setleri çoğu zaman mevcut sınıfsal, politik veya etnik önyargıları içeriyor. Bu veri setlerine dayanarak çalışan “öngörücü polislik” sistemleri gibi teknolojiler, halihazırda yoğun biçimde denetlenen, dezavantajlı bölgelerde uygulanıyor ve uygulama sırasında bu bölgelerden elde edilen veriler sisteme yeniden dahil ediliyor. Neticede bu gözetim, belirli bölgeleri ve grupları hedefleyen seçici bir nitelik kazanır ve mevcut eşitsizliklerin yeniden üretilmesine neden oluyor.
Aslında kamu otoritelerinin bu teknolojileri kullanırken sistemlerin ayrımcı etkiler doğurup doğurmadığını araştırma yükümlülüğü bulunuyor. Ancak söz konusu teknolojileri geliştiren özel şirketlerin veritabanlarının ticari sır veya fikri mülkiyet hakları kapsamında korunması bu denetimi zorlaştırıyor.
Barışçıl toplanma hakkı bağlamında gözetimin sınırlarını belirleyen kanunlar, ayrımcılık teşkil edebilecek seçici gözetim riskine karşılık belli temel güvenceleri içermeli. Kitlesel ve ayrım gözetmeksizin herkesi kapsayan gözetim uygulamaları ise tamamen yasaklanmalı.
Yapay Zeka Yasası: Yapay zeka sistemlerini kapsamlı biçimde ele alan ilk hukuki düzenleme olan AB Yapay Zeka Yasası, sistemleri taşıdıkları risklere göre gruplandırıyor ve risk arttıkça daha fazla kural ve yükümlülük öngörüyor. Bu yükümlülükler; üretici şirketler, kamu kurumları ve devletler gibi farklı aktörlere dağıtılıyor.
Üretici ya da “sağlayıcı” şirketleri geliştirdikleri sistemlerin doğruluğu, güvenliği ve temel haklar bakımından doğurabileceği riskleri sürekli değerlendirmek ve kullanıcıları bu konularda şeffaf biçimde bilgilendirmekle yükümlü.
Yasa kapsamında bazı uygulamalar -örneğin kapalı devre kamera ağlarının yüz tanıma yazılımları ile birleştirilerek sınırsız sayıda kişinin tespit edilmesi- kesin bir şekilde yasaklanmış durumda. Gerçek zamanlı ve uzaktan biyometrik kimlik tespitini sağlayan sistemlerin kullanımı ise sınırlı amaçlarla ve ancak bağımsız bir denetim mekanizmasına tâbi olmak kaydıyla mümkün.
Gerçek zamanlı ve uzaktan biyometrik kimlik tespitini sağlayan sistemler ya da özellikle kolluk faaliyetleri, sınır yönetimi ve adalet sisteminde kullanılan yapay zekâ uygulamalarını içeren bazı teknolojiler ise yasaklanmasa da ciddi şekilde sınırlanıyor ve bir dizi ek yükümlülüğe tâbi tutuluyor.
Kişisel verilerin korunması: Kişisel verilerin korunması, modern gözetim teknolojilerinin -özellikle de yüz tanıma sistemleri, sosyal ağ analizleri ve derin paket inceleme (DPI) gibi araçların- sınırsız veri işleme kapasitesine karşı temel bir güvence işlevi görüyor.
AB Genel Veri Koruma Tüzüğü (GDPR) ve Direktif özellikle otomatik karar alma ve profilleme sistemleri bakımından önemli güvenceler sunuyor. Bireylerin algoritmik sistemler tarafından “nesneleştirilmesi” ve insan denetiminden bağımsız kararlara katlanmak zorunda kalması engellenmek isteniyor.
Asgari veri işleme ve veri güvenliği, örneğin verilerin şifrelenerek kaydedilmesi, mümkünse anonim hale getirilmesi, yalnızca gerekli olan özel nitelikli verilerin işlenmesi ve gerekli olmayan verilerin derhal silinmesi gibi ilkelerin gözetilmesini gerektirir. Biyometrik verilerin işlenmesine ilişkin kanuni düzenlemelerin de bu teknolojiye özgü riskleri karşılayacak düzeyde ayrıntılı şekilde yapılması gerekir.
Kişilerin internette kamuya açık şekilde paylaşılan verileri de sınırsızca toplanamaz, bu veriler kişisel veri niteliğini korumaya devam eder. Oysa yapay zekâ destekli gözetim sistemlerinde veriler kişilerin haberi olmadan toplanabilir ve kullanılabilir. Bu nedenle, bireylerin veri işleme faaliyetlerinden haberdar olmasını ve bu süreçleri denetleme imkânına sahip olmasını sağlayacak mekanizmalar, önemli bir koruma katmanı oluşturur.
Kamu güvenliği ya da soruşturmanın gizliliği gibi nedenlerle kişilerin veri işleme faaliyetlerinden haberdar olması zaman zaman sınırlanabilir. Ancak veri işlemenin adil olması ilkesi uyarınca kişiler veri işleme sürecine ilişkin risklerden, güvencelerden ve bu süreçte sahip oldukları haklardan tamamen mahrum bırakılamaz. Avrupa veri koruma hukuku, gözetim teknolojileri karşısında temel hak ve özgürlükleri de korumayı amaçlar ve kitlesel gözetim riskine karşı bazı hukuki sınırlamalar getirir. Bu sınırlamaların etkili olabilmesi ise hem bireylerin bu hakların farkında olmasına hem de bu hakların ileri sürülebileceği etkili idari ve yargısal mekanizmaların yaratılmasına bağlıdır.
Türkiye
Türkiye’de gözetim teknolojilerinin kullanımı ve sınırlandırılmasına dair bütüncül bir yasal düzenleme bulunmuyor. Bu nedenle özellikle yüz tanıma sistemleri, sosyal ağ analizleri veya iletişimin teknik araçlarla izlenmesi gibi uygulamaların hangi koşullarda kullanılabileceğine dair belirsizlikler devam ediyor.
6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK), GDPR ile benzer şekilde veri işlemeye dair birtakım temel ilkelere yer veriyor. Bu ilkelerin uygulamada da gözetim teknolojileri üreten özel şirketlere karşı daha etkin şekilde işletilmesi gerekiyor.
KVKK düzenlemelerinin oldukça karmaşık yapısı, kolluk faaliyetlerinin büyük ölçüde kanun kapsamı dışında kaldığı yönünde hatalı bir algı yaratıyor. Oysa gerek idari gerek adli kolluk faaliyetleri kanun kapsamında yer alıyor.
Sanal ortamda takip yoluyla kişilerin politik görüşü, dinî inançları, sendika üyeliği gibi pek çok özel nitelikli kişisel veriye erişilmesi mümkün olduğu bu dönemde, Türkiye’de Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu (PVSK) kapsamında kolluk güçlerine bir “sanal devriye” yetkisi tanınmak istendi, ancak Anayasa Mahkemesi bu düzenlemeyi iptal etti. Bu iptal hükmüne rağmen “açık kaynak araştırması adı altında yürütülen “sanal devriye” faaliyetlerine dayanılarak soruşturmalar açılmaya devam ediyor.
Mevzuatta önemli hukuki boşluklar mevcut. Örneğin ülke genelinde yaygın şekilde kullanılan MOBESE kameralarının kurulması, veri kaydetmesi ve bu verilerin saklanmasına ilişkin açık ve kapsamlı bir yasal düzenleme bulunmuyor. Yüz tanıma teknolojilerinin kamera sistemlerine entegre edilmesiyle bu boşluk daha da derinleşiyor. Benzer şekilde internetten veri çekme (web scraping) ve IMSI yakalayıcı gibi araçların kullanımı da açık ve özel bir yasal düzenlemeye tâbi değil.
Buna rağmen, gözetim teknolojileri yoluyla elde edilen veriler hukuka aykırı olmasına rağmen ceza muhakemesi sürecinde delil olarak kullanılmaya devam ediyor. Bu alanda, kişisel verilerin korunmasının yanı sıra, temel hak ve özgürlükleri gözeten özel düzenlemelerin bir an önce yapılması gerekiyor.
Toplanma hakkına ve demokratik toplumun temel unsurlarına müdahale eden gözetim teknolojilerini sınırlandırmak için önümüzde uzun soluklu bir mücadele var. Bu mücadele için öncelikle bu teknolojilere dair şeffaflık ve toplum genelinde farkındalığın oluşması, öngörülebilir kanunlar ve süreklilik gösteren ortak bir çaba gerekli.
► Yayını indirmek için tıklayın.

Bu belge "Meydan" projesi kapsamında Avrupa Birliği desteği ile hazırlanmıştır. İçeriğin sorumluluğu Hafıza Merkezi’ne aittir ve Avrupa Birliği’nin görüşlerini yansıtmamaktadır.